Suriye’deki durumu ve bütün insani yardım kuruluşlarının ve çalışanlarının karşılaştıkları zorlukları yakından takip eden herkes, Birleşmiş Milletler’in ikilemli tutumunun farkındadır. BM, Suriye’deki çatışmanın başlangıcından bu yana, rejim yönetiminin büyük etkisi altında kalarak ülkede tam kapasiteyle faaliyet gösteriyor ve bu da BM operasyonlarını, güvenlik birimleri başta olmak üzere, Suriye rejiminin onayına bağlı hale getiriyor. Bu yüzden rejim, “sadakatsiz” olarak nitelendirdiği kuşatma altındaki bölgelere yardım girişini reddedebiliyor, aynı zamanda sadık olduğunu düşündüğü bölgelere de yardım yönlendirebiliyor. Buradaki ikilem, BM’nin rejimin davranışlarından ve insan hakları ihlalleri ile savaş suçlarından tamamen haberdar olmasına rağmen, hala rejime itaat etmesinden kaynaklanmaktadır. Rejimin davranışını açıkça kınamak yerine, BM insani yardım sağlayabilmek için milyonlarca Suriyeliyi yerinden eden ve ülkeyi mahveden rejime göz yumup ilişkilerini sürdürmek zorunda kalıyor.

Suriye rejimi, uluslararası alanda yalnız kaldığının farkında, bu nedenle de Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar sayesinde meşruiyetini yeniden sağlamak için acil yardım ihtiyacını kullanıyor. BM, rejimin yaptıklarını kınayarak ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırma şansını kaybetmek ile rejimin uygulamalarını ve ön taraflılığını göz ardı ederek mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığını savunuyor. Aynı zamanda, “BM uzmanları” olarak tanımlanan kişilerin, rejimin insan haklarını ihlal etmesiyle alakalı hiçbir şey söylemeden, Suriye rejimine uygulanan yaptırımların kaldırılması için çağrıda bulunmaları ve BMMYK Başkanı Philipo Grandi Doğu Guta’daki Suriyeli aileleri ziyaret ettiğinde, Esad’ın elindeki bölgelere geri dönenlerin güvenliğinin sağlanması konusunda yanıltıcı mesajlar vermesi de BM’nin Suriye rejimine yakın olduğu algısını destekliyor. Suriye’nin geri dönüş için güvenilir bir ortamdan çok uzak olduğu da göz önüne alındığında, BM’nin rejimle ilişkilerini sürdürmeyi zaruri gördüğünü kabul etsek de özellikle yerinden edilmiş Suriyelilerin dönüşü söz konusu olduğunda verilen mesajlardan daha sağduyulu olabilecekleri aşikârdır.

Suriye Kardeşlik, Sosyalleşme ve Yardımlaşma Derneği (SACD) bu ikilemi daha iyi anlamak için gazeteci ve “Şam’da Dört Mevsim” adlı kitabın Yazarı Fernande van Tets ile bir röportaj gerçekleştirdi. Van Tets, Şam’da bulunan UNRWA’da (BM Mültecilere Yardım Ajansı) çalışan eski bir iletişim görevlisiydi. Görevi süresince BM’nin ülkede yaptıklarına, tartışmalı rolüne ve çıkarları ölçmek ve rejimin suçlarına göz yummak zorunda kaldığı için BM’nin bilgisi dahilinde, Esad rejiminin insani yardımları ne ölçüde kontrol ettiğine tanık oldu. Van Tets, özellikle durumun daha iyiye gitmediğini fark ettikten sonra BM’deki görevine devam etme hevesi kırıldığı için istifa etti. Nitekim kenisi yardım için görevlendirilen birinin işini zar zor yapabildiği bir ortamda sıkışıp kalmıştı. Fernande, durumun karmaşıklığını anlamıştı, ancak röportajlarından birinde, “Suriye, yardım görevlileri için bir tür Stockholm sendromu. Oradayken sürekli olarak doğru olmadığını düşündüğün şeylere tanık oluyorsun. Yine de durumun biraz daha düzelmesine yardım etmek için devam ediyorsun. Ancak oradan kurtulduğun anda olanların hiç de mantıklı olmadığını fark ediyorsun” ifadelerine yer verdi. Ayrıca, “hiçbir şey BM’nin sahip olduğu bilgilerle yapılmıyor gibiydi. Bununla birlikte birçok farklı yoldan bir şeyler yapabilirsin, bir basın duyurusunda bunları söylemek zorunda değilsiniz, yöneticilerinizle konuştuğunuzda da bunları söyleyebilirsiniz. Ancak bildiğim kadarıyla, bu her seferinde olmadı. Bu benim için bir hayal kırıklığıydı”[1] sözlerini ekledi.

BM’deki görevinden ayrıldıktan sonra, Suriye’deki insani yardım çalışanlarının çalışmalarında rastlanması zor bir bakış açısı getiren ve orada insani yardım çalışanlarının karşılaştıkları ikilemleri anlatan “Şam’da Dört Mevsim” adlı kitabını yazdı. Van Tets, kitabı aracılığıyla Hollanda hükümetine Suriye’nin güvenli olmadığı ve geri dönüşün imkansız olduğu mesajını vermek istediğini söylüyor.[2]

Het Grote Midden Oosten Platformu’nun kitap incelemesinde şöyle yazıyor: “Yardım malzemeleri ve yardım görevlilerinin ancak rejime tamamen teslim olduktan sonra bir bölgeye girmesine izin veriliyor. Van Tets diğer şehirleri ziyaret etmek için Şam’dan her ayrıldığında, o ve meslektaşları yakından izleniyor ve bir hükümet temsilcisi tarafından refakat ediliyordu. Bu tür ziyaretler sırasında halkla özgürce konuşmak neredeyse imkansızdı, bir vatandaşın rejimle ilgili eleştirel hikayesini duymak, söz konusu kişi için son derece tehlikeliydi.

Yazarın bitmek bilmeyen tehditlerle alakalı yazdığı bölümler tamamen bireylerin özgürlüğünü kısıtlayan şeyler içeriyor. Bir sebep veya uyarı olmaksızın ortadan kaybolan ve geri dönmeyen insanlar, sokakta gizli bir siyasi hapishanenin yakınlığını aniden belli eden bir dışkı kokusu… Van Tets’in Şam’da orada geçirdiği bir yıl boyunca ailesine ya da arkadaşlarına vizesinin iptal edilmesi korkusuyla telefonda hiçbir şeyden bahsetmeye cesaret edemedi.”

SACD ile yaptığı röportajda Van Tets, BM’nin karşı karşıya olduğu ikilem ve Suriye’deki rolüne ilişkin görüşü hakkında daha fazla bilgi veriyor. Fernande’ye ayrıca Suriye’nin yerinden edilmiş Suriyelilerin dönüşü için güvenli olup olmadığını ve bu konuda BM’nin rolünün ne olduğunu da sorduk.

Sadece bir yıl sonra Suriye’de UNRWA ile iletişim görevlisi olarak çalıştığınız görevi bırakmaya karar verdiniz. BM nezdinde bu pozisyonlara ne kadar gıpta ile bakıldığının ve bu pozisyonların ne kadar kazançlı olduğunun gayet iyi farkındayız, insanlar kolay kolay işlerini bırakmıyor. Siz niye böyle bir karar aldınız?

BM, Suriye’de inanılmaz önemli işler yapıyor ve milyonlarca muhtaç insana yardım sağlıyor. Gıda kolilerinin, para yardımlarının, şiltelerin, battaniyelerin insanların hayatında ne kadar büyük bir fark yarattığını her gün gördüm. Ama aynı zamanda adaletsizliklere tanık olmakta ve ihtiyacı olan insanlara erişmeye öncelik vermek için aktif desteğin sınırlandırılması gerektiğinin farkına varmakta zorlandım. Örneğin, Yermük’ta yaşanan yağma olayını eleştirmeye kalktığımızda, Yalda’nın komşu bölgesine yeni kaçan 6.000 kişiye yiyecek ve battaniye sağlama talebimiz reddedilebilir. Bu benim için bitmek bilmeyen bir mücadeleydi.

Suriye’de BM’nin karşı karşıya olduğu Esad rejimine uymak ve muhtaç durumdaki Suriyelilere yardım sağlamak arasındaki ikilemi, kitabınızda ve sonrasındaki röportajlarınızda anlattınız. BM’nin bu ikilem hakkında ne düşündüğünü açıklayabilir misiniz?

BM Suriye’de, BM personelinin güvenliğinden de sorumlu olan hükümetin davetiyle bulunuyor. Bu durum, hükümetin uluslararası BM personelinin nereye gidebileceği konusunda çok fazla baskı uygulayabilmesine yol açıyor. Genellikle güvenlik gerekçesini kullanarak hükümetin, faaliyetleri durdurmasına izin veren bir bürokrasi var. Suriye’dekiler, Suriye’de faaliyet gösterme kısıtlamalarıyla mümkün olduğunca fazla yardım sağlamaya odaklılar. UNRWA bir uygulayıcı kuruluş, ancak diğer BM kuruluşlarının çoğu, programları uygulamak için yerel ortaklara bağlıdır. Kendi ihtiyaç değerlendirmelerini yapamıyorlar ya da yardımın nasıl dağıtıldığını takip edemiyorlar. Önceden onaylanmış yerel ortaklar listesiyle çalışmak zorundalar ve bunu koordine eden taraf da Suriye Kızılayı. Bu da yardımın her zaman en fazla ihtiyaç duyan bölgelere gitmeyeceği anlamına geliyor. Şam’da genellikle hükümeti destekleyen bölgelere öncelik verilmesi ve hükümete karşı çıkan bölgelerde yardım sağlama çabalarının sekteye uğratılmasıyla karşılaşılıyor. Bu bitmek bilmeyen bir müzakere.

Bence bağışçılar, BM’nin Şam’da içinde bulunduğu zor durumun gayet farkındalar. Orada değilken, hayatta kalmak için yardıma ihtiyaç duyan insanlarla tanışmadan, BM’nin yardımı kesmesi gerekip gerekmediği konusunda fikir yürütmek çok kolay. Suriye nüfusunun yüzde 80’i şu anda yoksulluk içinde yaşıyor.

Bu ikilem, BM’nin Esad yönetimi altında yaşayan insanların hakikatine ilişkin raporlarını nasıl etkiliyor? BM’nin bu hakikati yansıtan resminin dünyaya duyurulduğunu düşünüyor musunuz?

Suriye’de faaliyet göstermenin belli bir bedeli var. Bunu bütün kelimelerle özgürce söyleyemezsiniz, örneğin BM, savaş yerine kriz gibi hükümet tarafından tercih edilen terimleri sıklıkla kullanıyor ya da insan hakları ihlalleri veya yağma gibi şeylerden bahsederken bu tür suçların failini isimlendirmiyor. Hükümetle çalışma ilişkilerini korumak için, Şam’da hazırlanan belgeler, genellikle BM Suriye Araştırma Komisyonu gibi Suriye dışındaki diğer BM organları tarafından hazırlanan belgeler kadar açık olmuyor.

Kitabınızda, BM ve diğer uluslararası kuruluşlar için çalışan insanların bile yaşadığı gözetim ve korkunun yanı sıra her yerde var olan güvensizlik duygusu, gizli hapishaneler ve kaybolan insanlar hakkında yazdınız. Size açıkça sorayım, sizce Şam ya da Suriye’nin herhangi bir bölgesi mültecilerin güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönmesi için güvenli mi?

Şahsen, şu anda Suriye’nin hiçbir yerinin geri dönmek için güvenli olduğunu düşünmüyorum. BM’nin 2018’de belirlediği geri dönüş için koruma koşulları karşılanmadı. Gerçekleşen gönüllü geri dönüşler de bunun güvenli olmadığını gösteriyor. Lübnan’dan geri dönenlere yapılan gibi, birinin güvenlik statüsünü belirleme süreci, güvenli bir dönüşü garanti etmek için yeterli değil. Birçoğu tutuklandı veya muaf tutulacaklarına dair vaatler almalarına rağmen orduya hizmet etmek üzere görevlendirildiler. Konuştuğum insanların çok azı gönüllü olarak geri dönmüştü. Örneğin haklarını almak için geri dönmezlerse, mülklerine el konulacağından endişe duyuyorlardı. Ayrıca herkes kabul edilmiyor; Lübnan’dan yapılan başvuruların yaklaşık yüzde 20’sinin reddedildiği tahmin ediliyor.

Avrupa Birliği, geçen yıl Şam’da gerçekleşen mülteci dönüş konferansında da olduğu gibi, Suriye’ye dönüş konuşmalarının “erken” olduğu konusunda çok net.

Avrupa’daki çeşitli mahkemelerde Beşar Esad’ın güvenlik organının üyelerinin insanlığa karşı işlenen suçlardan yargılandığını görüyoruz. Bu davaların bir kısmı, Suriye’deki bu suçların sistemik oluşunu kanıtlamayı amaçlıyor. Aynı zamanda, hala iktidarda olan aynı yönetimle, bu sistem altında yaşamaya geri dönme seçeneğinden bahseden politikacılar olduğunu duyuyoruz. Bana göre bu çelişkili.

UNRWA için çalıştınız ve özellikle Yermük halkının kötü durumu, rejim güçlerinin yağmalaması ve Yermük halkının geri dönmek için karşı karşıya olduğu engeller hakkında yazdınız. Yakın zamanda rejimin, Yermük’ün “Suriye’deki Filistin varlığının habercisi” olarak yok edilmesine yol açacak “yeniden yapılanma” kararnamelerini nasıl hayata geçirdiğini bildirdik. Rejimin kontrolü altındaki toprakları yeniden yapılandırmaya yönelik sistematik çabası bağlamında bu durumu nasıl görüyorsunuz?

Savaşın getirdiği demografik değişiklikler, şu anda Suriye’de en az konuşulan şeylerden biri. Şu anda Suriye’de barınma, arsa ve mülkiyet haklarının son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kimin nereye dönebileceği konusunda bir ayrımcılık yapılıyor. 10 sayılı Kanun uyarınca eski muhalefet bölgelerinin yeniden imar edilmesi planlanıyor ve bu da bölgelerin asıl sakinlerinin geri dönme yolunu kapayacak gibi duruyor.

[1] https://www.volkskrant.nl/nieuws-achtergrond/fernande-van-tets-verliet-de-vn-na-een-jaar-in-syrie-de-hulp-gaat-naar-de-mensen-die-assad-trouw-zijn-gebleven~be061ef3/

[2] http://www.hetgrotemiddenoostenplatform.nl/vier-seizoenen-damascus-toont-de-beklemmende-realiteit-in-syrie-en-de-duivelse-dilemmas-van-hulpverleners/